Tarihin bazı hikâyeleri vardır ki yalnızca geçmişi anlatmaz; bugüne de ayna tutar. Bunlardan biri de Ömer bin Hattab döneminde anlatılan meşhur adalet kıssasıdır.
Bir gün bir grup genç, babalarını öldürdüğünü söyledikleri bir adamı halifenin huzuruna getirir. Adam suçunu inkâr etmez. O dönemin hukukunda (Şer-i Hükümler) bunun karşılığı kısastır. Yani suçun karşılığı olan cezanın uygulanmasıdır.
Tam hüküm verileceği sırada genç adam söz ister.
Üç gün mühlet talep eder. Uzak bir yerde yaşayan küçük kardeşlerine babalarından kalan emaneti teslim etmek istediğini söyler. Sonra gelip cezaya razı olacaktır.
Halife buna bir şart koyar:
“Yerine burada bir kefil bırakmalısın.”
Kalabalık sessizdir. Kimse tanımadığı bir adam için canını ortaya koymak istemez. Tam o sırada sahabelerden biri ayağa kalkar:
Ebu Zer el-Gıfari.
“Ben kefilim” der.
Genç adam gider. Günler geçer. Üçüncü gün gelir. İnfaz vakti yaklaşır ama genç henüz ortada yoktur. Herkes kefil olan Ebu Zer’e bakmaktadır.
Tam süre dolmak üzereyken genç adam koşarak geri döner.
Halife ona sorar:
“Kaçabilirdin. Neden geri geldin?”
Genç adamın cevabı kısa ama ağırdır:
“İnsanlar ‘Müslüman sözünde durmaz’ demesin diye.”
Bu kez halife Ebu Zer’e döner:
“Sen tanımadığın biri için neden kefil oldun?”
Cevabı da en az diğeri kadar nettir:
“İnsanlar ‘Müslümanlar birbirine güvenmez’ demesin diye.”
Bu sözleri duyan maktulün oğulları da ayağa kalkar ve şöyle der:
“Biz de affediyoruz ki insanlar ‘Müslümanlar merhamet etmez’ demesin.”
İşte o anda adalet ile merhamet aynı yerde buluşur.
Kur’an-ı Kerim bu dengeyi şöyle anlatır:
“Kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için bir kefaret olur.” (Maide 45)
Bugün dünyamız adalet arıyor. Ama çoğu zaman merhameti unutuyor. Oysa adalet toplumları ayakta tutar; merhamet ise onları insan kılar.
Belki de asıl mesele şudur:
Adaletin hüküm verdiği yerde, kalbimiz merhamete ne kadar yer bırakıyor?
Bugün bu kıssa bize yalnızca bireysel bir erdemi değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluğu da hatırlatıyor. Bugün dostum Ümit Çiçek ile yaptığımız bir sohbet sırasında söz dönüp dolaşıp bu hikâyeye geldiğinde, aslında hepimizin içten içe bildiği bir gerçeği yeniden fark ettik: Adalet, yalnızca kanunların katı biçimde uygulanması değildir; insanın onurunu, vicdanını ve eşitliğini koruyan bir düzen kurabilmektir. İşte insani düşünce tam da burada anlam kazanır: Güçlünün değil haklının yanında durmak, cezayı değil önce insanı gözetmek ve toplumun en zayıfını bile koruyacak bir vicdan düzeni kurmak. Çünkü gerçek bir toplum, sadece adalet dağıtan değil; affetmeyi, anlamayı ve dayanışmayı da bilen insanların omuzlarında yükselir. Belki de bu yüzden tarih bize aynı dersi fısıldamaya devam eder: Adalet hukuku kurar, ama merhamet o hukuka insanlık kazandırır.
YORUMLAR